Yabancı Özel Adların Yazımı


“Yabancı özel adları nasıl yazalım?” Zor soru, zor bilmece…

Yazım-noktalama konusundaki en büyük açmazlardan, çıkmaz sokaklardan birisidir bu konu. Şu anki yazım kılavuzlarında her ne kadar bu konuyla ilgili olarak kesinleşmiş uygulamalar olduğu belirtilse de aslında sağlam ve değişmez bir kuraldan söz etmek olanaksız.

Türkçe “yazıldığı gibi okunan , okunduğu gibi yazılan bir dil” olarak niteleniyor. Kimileri bu yargıya karşı çıkıyor. Konuşma dilinde kimi sözcüklerin yazıldığı gibi söylenmediğini kanıt olarak gösteriyorlar. Neyse, şu anki tartışmamız bu değil. Kuraldışı durumları da bulunan bu yargıya göre, bir sözcüğü nasıl yazıyorsak öyle okumalı, nasıl okuyorsak öyle yazmalıyız. Türkçe kökenli veya Türkçeleşerek dilimizin ses, biçim özelliklerine uymuş sözcükler için sorun yok. İş, yabancı özel adların yazımına geldiğinde çoğunlukla ikileme düşüyoruz.

Bu bağlamda, konu / sorun iki yönlüdür. Bu yüzden konuya iki farklı açıdan bakmak yararlı olacaktır. Burada amacım, bir görüşü öne çıkarmak değil. Amacım, konuya farklı açılardan baktığımızda nelerle karşılaşacağımızı göstermeye çalışmak, böylelikle tartışmayı zenginleştirmektir.


A. Yabancı özel adları okunuşlarına göre yazalım.

Bu savı benimsediğimizde karşımıza birçok sorun çıkıyor:

1. Okunuşu, Türkçedeki bir sözcüğün okunuşuyla aynı olan yabancı sözcükler karışıklığa neden olmaktadır. Örneğin, “ONE” diye bir marka olsun. Bunu “VAN” olarak yazarsak bizdeki “Van” ile ayını sözcüğü yazmış olacağız. Diğer örneklere bakalım : BOSCH = BOŞ, BORDEAUX = BORDO, CANNES = KAN… Arandığında buna benzer birçok sözcük bulunabilir. Bu durum, kimi karışıklıkların çıkmasına neden olacağı için anlatmayı / anlamayı güçleştirecek, en azından geciktirecektir.

2. Bu kuralın uygulanması için herkesin az çok yabancı dil bilmesi gerekecektir. Ayrıca, her yabancı özel ad için, o dilin ses özelliklerini de bilmek gerekecektir. Bunu gerçekleştirmek ne kadar olanaklıdır? Diyelim ki, İspanyolcadaki bir özel adı yazmak istiyoruz. Okunuşuna göre yazmak istesek bunu nasıl yazacağız? Bir sözcüğü yazabilmek için İspanyolca sözlük mü arayacağız? İtalyanca, Portekizce, Macarca, Almaca, Fransızca… Her dilden bir sözlük almak gerekmeyecek mi? Ayrıca, özel adların hepsi sözlüklerden bulunabilecek sözcükler değildir. Bu durumda ne yapacağız?

3. Kimi zaman, bir yabancı özel adın birden çok okunuşuna tanık oluyoruz. Sözgelimi, "NEW YORK" sözcüğü. Bu sözcüğün “Niv York, Nüv York, Ni York…” gibi birbirinden farklı söylenişlerini duymuşumdur. Bunlardan hangisi doğru? Bir doğru belirlense bile bunu genelleştirmek olanaklı mı?

4. Yabancı özel adlar “bir ürünün markası” olduğunda bu uygulamayı geçekleştirmek çok daha zor olacaktır. Hatta, olanaksız bir duruma gelecektir. İşyerlerine verilen adların Türkçe olmasını sonuna kadar savunuruz. Ama, bu dükkanlar yabancı bir ürünün satıldığı yerler olunca işyeri adını değiştiremeyiz. Çünkü, bunların tabelaları, tanıtım afişleri, sözleri…hep belirlidir ve değişmez. İşyeri sahibi de değiştiremez; çünkü, bu, o marka sahipleriyle yapılan sözleşmelere aykırıdır. Bu bağlamda, “Levi’s”i Livays, “Nike”yi Nayk, “Siemens”i Simens, “Lee Cooper”i Li Kupır… yapmak olanaksızdır. Biz yazarken böyle yazsak bile tabelada özgün biçimiyle kalacaktır.

5. “Nikılıs Keyç” kimdir? Bilenler anlamakta belki zorlanmayacak. Ama, bilmeyenler… Diyelim ki, biz böyle yazdık. Peki, sinema afişlerinde böyle mi yazılacak? “Nicolas Cage” yazılacak. “Hakim Olajuvon” kimdir? Ne yazık ki bu kişi “hakim” (yargıç) değil. NBA’da basketbol oynamış olan “Hakeem Olajuwon”

ARA DEĞERLENDİRME: Ben bir sözcüğün Türkçe karşılığa varsa, yabancısının kullanılmaması gerektiğini savunurum. Her alanda ve her yerde Türkçeleştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Yalnız, iş, yabancı özel adların yazımına gelince sözcüğü okunduğu gibi yazmak yukarıdaki sorunları da beraberinde getirecektir. Bunu akıldan çıkarmamak gerekir.


B. Yabancı özel adları özgün biçimleriyle yazalım.

Şu anki yazım kılavuzlarında, Latin abecesini kullanan dillerden gelen sözcüklerin özgün biçimiyle yazılması gerektiği belirtiliyor. Söylenişi eskiden beri Türkçe biçimiyle yerleşmiş kimi sözcükler bu kuralın dışında bırakılıyor: “Napolyon, Münih, Hollanda, İsveç…” gibi. Ne yazık ki, konuya bu açıdan baktığımızda da kimi sorunlar ortaya çıkmaktadır:

1. Bu uygulama, yabancı sözcüklerin dilimizi işgal etmesinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle Q , W , X harflerinin abecemize sokulmaya çalışılmasında bu kuralın etkisi büyüktür. Yabancı özel adların bulunduğu tabelaların artması, çok tehlikeli bir özenti doğurmuş, Türk işyeri ve ürün adlarının yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu kirlenmenin ortaya çıkışında yabancı özel adların özgün biçimiyle yazılmasının etkili olduğu bence yadsınamaz bir gerçektir. Tek başına bir etken değildir ama; önemli etkenlerden biridir.

2. Biz genel anlamda okuduğumuz gibi yazmaya / yazdığımız gibi okumaya alıştığımız için yabancı bir özel adı özgün biçimiyle gördüğümüzde okumakta zorlanırız. Bu durum, aynı sözcüğün farklı kişilerce başka başka okunmasına yol açmakta, bu da büyük bir ikilik doğurmaktadır.

3. Yabancı özel adların okunuşunun bilinmediği durumlarda okumanın akıcılığı bozulmaktadır. Sözcüklerin okunuşu bilinse bile yine sorun çıkmaktadır.

Geçen hafta işlediğim bir Türkçe dersinde kuduz aşısının bulunmasıyla ilgili bir parça vardı. Parçada, Jozeph (Jozef) ve Pasteur (Pastör) adları geçiyordu. Parçanın başında bu sözcükler ayraç içinde okunuşlarıyla birlikte verilmiş; diğer cümlelerde ise, yalnızca özgün yazımlarıyla yazılmışlardı. Öğrenciler, bu yabancı özel adların okunuşunu en başta görmelerine karşın diğer cümlelerde sözcükleri başka başka okudular. “Jozeph”i “Josef, Cosef, Josep, Jozep, Cozep” ; “Pasteur”ü ise “Pasteur, Pastur, Pastür” olarak başka başka biçimlerde okudular. İşin garip tarafı, aynı öğrenci aynı sözcüğü bir cümlede başka, diğer cümlede başka türlü okudu. Yaptığım sayımda, beş öğrenciden yalnızca birisi, bir tek cümlede sözcüğü doğru okuyabildi. Akıcı okuma yapabilen öğrenciler bile bu sözcüklerin geçtiği her yerde duraksadılar. Oysa, sözcükler okunduğu gibi yazılsaydı, herhangi bir duraksama ve takılma olmayacaktı.


4. Bir önceki maddede geçen sorunu çözmek için yabancı özel adların özgün biçimiyle yazılması, okunuşlarının ayraç içinde belirtilmesi gerektiği savunulmaktadır. Bu sav kimi yazım kılavuzlarında, yabancı özel adların genel yazımı için de ileri sürülmektedir. Bu uygulama da sorunu kökünden çözmeye yetmemektedir.

Daha önceki yıllarda okuttuğum bir Türkçe kitabında yalnızca parçanın başında değil, yabancı sözcüğün geçtiği her yerde ayraç içinde sözcüğün okunuşu bulunmaktaydı. Buna rağmen sözcükler yine yanlış ve birbirinden çok farklı biçimlerde okundu. Çünkü, öğrenciler, parçayı okurken ayraç içindekine değil, sözcüğün kendisine odaklanıyorlar. Ayraç içindekileri bir anlamda yok sayıyorlar. Bu yüzden, yabancı sözcükleri yazılışına göre okumaya çalışıyorlar. Bu alışkanlık da okuyuşların duraksamasına yol açıyor. Sözcüğe odaklanma, ayraç içindekini görmeme eğilimi yalnızca öğrencilerde ortaya çıkmıyor. Zaman zaman biz de aynı koşullanmışlık içinde bulunup yabancı özel adları söylenişine göre değil, yazılışına göre okuyoruz. İşte bu tür koşullanmalar okumayı yavaşlatmakta, okumanın akıcılığını bozmaktadır.


5. Sıkça kullanıldığı için yazılışını ezberlediğimiz yabancı özel adları yazarken sorun yok. Peki, çok az duyduğumuz ya da yazımı zor olan sözcüklerde ne yapacağız? “Chateaubriand, Bordeaux, Rousseau…hatta Shakespeare.” Bunların yazılışını ezberlemek bir dert, akılda tutmak bir dert, yazmak ayrı bir dert. Fakültedeyken ders konuları içinde olmasına rağmen şu “Shakespeare” sözcüğünü yazmak için epey uğraşırdım. Baktım ki aklımda kalmıyor, sınavlardan önce sıranın üstüne yazarak çözüm(!) bulmuştum.

Bunun gibi yazımı zor olan, bu yüzden de akılda kalması çok zor olan yabancı özel adları özgün biçimleriyle yazmaya çalışmak tam bir işkenceye dönüşmektedir. Bu durum, yabancı özel adların özgün yazılışlarını kullanmayı savunanların kolay kolay çözüm bulamayacağı bir sorundur.


ARA DEĞERLENDİRME: Özgün yazımlar, dilimizin yabancı sözcüklerce işgale uğramasında önemli bir etkendir. Bunun yanında okumada duraksamalara yol açmaktadır. Ayrıca, her sözcüğün yazımının tek tek ezberlenmesi gerekmektedir. Her yabancı sözcüğün yazımını ezberlemenin ve akılda tutmanın olanaksız olduğu yadsınamaz. Yazım kılavuzlarında her yabancı özel adın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili bilgi olmadığına göre özgün biçimde ısrarcı olmamız bizi zor durumda bırakmaktadır. Bir yabancı özel adı yazmak istediğimizde herhangi bir kaynağa ulaşamazsak sözcüğü nasıl yazacağız? Aklımızda kaldığı gibi yazmaya çalışsak birbirinden farklı ve yanlış yazımlar ortaya çıkacaktır. Bu da dilimizde mutlaka bulunması yazım-noktalama birliğini olumsuz yönde etkileyecektir.


SONUÇ: Görüldüğü üzere sorunun çözümü hiç kolay değil. Bir görüşü ele alıp biraz kafa yorduğumuzda içinden çıkılması olanaksız başka başka sorunlarla karşılaşıyoruz. Bir tek sorun dallanıp budaklanıyor ve ardından birçok yeni sorun ortaya çıkıyor. Hangi açıdan bakarsak bakalım doğruları ve yanlışları yan yana görüyoruz. Bu da çelişki ve ikilem doğuruyor. Bir görüş için “Bu, kesin doğrudur ve uygulanabilirliği vardır.” diyemiyoruz. Bu sorunun çözümünü aramak ve bulmak, sanki kötünün iyisini seçme girişimi olacak.

Yorum Yaz